Kanunî Hangi Ülkeleri Aldı? “Fetih listeleri”nin çekim gücü ve kör noktaları
Doğrudan söyleyeyim: “Kanunî hangi ülkeleri aldı?” diye başlayan her cümle, tarihle değil millî egoyla flört eder. Evet, haritalar büyüdü; ama bu büyümenin etik bedelleri, idari karmaşası ve kısa ömürlü zaferleri neden konuşulmuyor? Gelin fetih romantizmini bir kenara bırakıp soğukkanlı, ama cesur bir muhasebe yapalım.
“Ülke mi aldı?” Anlaşma, eyalet, himaye, kale… Aynı şey değil
Modern “ülke” kavramını 16. yüzyıla yapıştırmak yanıltıcıdır. Kanunî’nin genişlemesi; doğrudan ilhak (Budin gibi), haraç/vasallık (Transilvanya gibi), deniz üsleri (Kızıldeniz—Habeş sahilleri) ve korsan–kapudanlar üzerinden kurulan nüfuz (Cezayir, Trablus) karışımıydı. Yani tek kalemde “ülke aldı” demek, farklı egemenlik biçimlerini tek torbaya atmak demek.
- Avrupa cephesi: Belgrad’ın düşmesi (1521) ve Mohaç’la Macar Krallığı’nın çöküşü (1526) merkezi ovasını Osmanlı’ya açtı; 1541’de Budin Eyaleti kuruldu. Viyana kuşatması ise taşınamayacak bir lojistik yük ve yoğun direnişle geri püskürtüldü.
- Akdeniz–Kuzey Afrika: Rodos (1522) Hospitaller’i Ege’den sildi; ama bu, Malta’da (1565) geri dönen bir düğüm oldu. Trablus (1551) alındı; Cezayir’de Barbaroslar üzerinden nüfuz kurumsallaştı. Tunis 1534’te alınsa da 1535’te kaybedildi—“bir varmış bir yokmuş” dosyası.
- Doğu cephesi: Bağdat’ın alınışı (1534) Osmanlı’yı Basra’ya kadar indirdi; Basra 1546’da sisteme bağlandı. Tabriz gibi şehirler tutuldu ama kalıcılaşmadı; Safevi karşı hamleleri, sınırı dalgalı bir fay hattına çevirdi.
- Kızıldeniz–Arap Yarımadası: Yemen kıyılarında kaleler (Aden, Hudeyde hattı) ve Habeş eyaletiyle (Massawa–Suakin) deniz yolları güvenceye alındı; iç bölgelere nüfuz sınırlı kaldı.
Zafer anlatısının zayıf halkaları: Sürdürülebilirlik, insan bedeli, idari gerçeklik
“Aldı” dediğimiz her yer, aynı hızda elde tutulmadı. Neden?
- Lojistik ve maliyet: Viyana önlerinde yağan yağmur romantik bir detay değil, ordunun belkemiği olan iaşe–mühimmat akışını çökerten “stratejik hava durumu”ydu. Uzayan hatlar, artan garnizon giderleri ve levazım krizi, “haritada büyüme”nin gizli faturasıydı.
- İnsan hikâyesi: Fetih, sadece taş ve topraktan ibaret değil. Nüfus sürgünleri, şehirlerin statü değişimi, yerel elitlerin tasfiyesi, mezhep–cemaat dengeleri… Bunlar zafer tablolarına sığmayan, ama toplumun damarına işleyen gerçekler.
- İdari uyum: Budin gibi coğrafyaları eyalet düzenine sokmak başka, Yemen içlerine düzen ve vergi ağı örmek bambaşka bir işti. Bu yüzden “merkezî ilhak” ile “sahil kalesi”ni aynı kefeye koymak tarihsel yanılgıdır.
Provokatif sorular: Gurur tablosu mu, karmaşık miras mı?
Bir toplumun olgunluğu, kendi efsanesine itiraz edebilme cesaretiyle ölçülür. Öyleyse:
- “Kanunî hangi ülkeleri aldı?” sorusunu; “hangi toplumsal–mali bedeller ödendi ve ne kadar kalıcı oldu?” sorusuyla birlikte sormaya hazır mıyız?
- Harita büyürken adalet, yerel katılım ve idari kapasite büyüdü mü, yoksa yalnızca haraç ve garnizon mu arttı?
- Rodos’tan Bağdat’a uzanan hat; bugün ulus-devletlerin çatışma alanlarına dönüştüyse, bunda o dönemki sınır mühendisliklerinin payını konuşmaya var mıyız?
“Aldı” yerine “nasıl yönetti?”: Asıl kritik metrik
Askerî başarı momentumu yüksekti; ama sürdürülebilirlik, yerel meşruiyet ve ekonomik esneklik olmadan fetihler hızla “bakım maliyeti”ne dönüşür. Kanunî devri, imparatorluğun doruğu kadar, doruğa tırmanmanın yorgunluğunu da taşır. Kısa süreli kazanımlar (Tunis, Tebriz), sembolik başarılar (Rodos), büyük ama pahalı hamleler (Budin) ve kalıcı idari dönüşümler (Bağdat–Basra hattının entegrasyonu) yan yana durur.
Bugün neden hâlâ önemli?
Çünkü geçmişi doğru okumadan bugünün coğrafyasını ve kırılganlıklarını anlayamayız. “Kanunî hangi ülkeleri aldı?” sorusuna dayanarak millî özgüven inşa etmek kolay; ama aynı coğrafyada neden kronik kırılganlıklar yaşandığını, niçin bazı sınırların kanamaya meyilli olduğunu anlamak için “nasıl aldı, nasıl tuttu, nasıl yönetti?” üçlemesine dürüstçe bakmalıyız.
Sonuç: Tarih, slogan değil; uzun bir muhasebe
Kanunî döneminde kazanılan topraklar—Belgrad’dan Budin’e, Bağdat’tan Trablus’a—imparatorluğun ufkunu genişletti. Ama bu ufuk, lojistik zincirler, mali dengeler, yerel toplumlarla kurulan kırılgan ittifaklar ve kimi yerlerde kısa ömürlü hakimiyetlerden örüldü. Soruyu şöyle değiştirelim: Hangi ülkeleri aldık? yerine Hangi kurumları inşa ettik, hangi adaleti tesis ettik, hangi toplumsal uzlaşmaları başarabildik? Cevap burada gizli.
Şimdi söz sizde: Haritaları büyütmek mi asıl başarı, yoksa büyüyen haritanın içinde adil ve dayanıklı bir düzen kurmak mı? Yorumlarda buluşalım; romantizmi değil, gerçeği konuşalım.
::contentReference[oaicite:0]{index=0}